Skip to main content
Size bir örnekle bu konuyu anlatıp sonrasında kendi düşüncelerimi aktaracağım.
Bir etkinlikte, arkadaş ortamında, iş yerinde; canım sıkıldı erken çıkmak istiyorum dediğinde veya bugün işe gelmek istemiyorum uykum var dediğinde azar yiyorsan… ama diğer çalışanlar yalandan “ben hastayım, kızım hastalandı, akrabam vefat etti” gibi yalanlarla itiraz edilmeden izine yollanıyorsa.
Dürüstlüğün cezalandırıldığı bir dünyada, erdemli olmak; dürüst olmayı gerektirir mi?

Dürüstlük

00cf264d7e2e2bf66daa20dd40dfe5b8
Diğer çalışanların “ben hastayım”, “kızım hasta”, “akrabam vefat etti” gibi yalanlar arkasına saklanarak kolayca izin almaları ve yöneticilerin bunu sorgulamaması adaletsiz görünebilir. Bu noktada Epiktetos’un temel ilkesi devreye girer: Hayatta bazı şeyler bizim kontrolümüz altındadır, bazıları ise değildir. Kontrolünde olmayanlar: İş arkadaşlarının ahlaki zayıflıkları, başvurdukları yalanlar ve patronun bu yalanlara kanması.
Kontrolünde olanlar: Kendi karakterin, verdiğin sözlere sadakatin ve doğruluğun.
Başkaları kendi karakterlerinden taviz vererek günü kurtarıyor olabilirler, ancak karşılığında içsel bütünlüklerini kaybederler. Onların yalan söyleyerek dışsal bir “ödül” alması, senin de aynı yozlaşmaya katılmanı hiçbir şekilde haklı çıkarmaz.

Erdem Dışsal Bir Ödül Beklemez

Dürüstlüğün dezavantaj yarattığı, yalanın ise işleri kolaylaştırdığı bir düzende doğru kalmak zordur, fakat erdemi değerli kılan şey zaten tam olarak budur. Marcus Aurelius’un da kendine sıkça hatırlattığı gibi, doğru olanı yapmak dışarıdan bir takdir, alkış veya rahatlık getireceği için değil; sadece doğru olduğu için yapılır.
98e6218693b9fe14c997e4f2f2ad1474

Erdem

Ama, adaletsizlikle idame edinilen bir oyunda, dürüstlüğünü korumak erdem değildir.
Dürüstlüğün cezalandırıldığı bir dünyada erdemli olmak, her zaman herkese karşı dürüst olmayı gerektirmez; bazen sadece kendine karşı dürüst kalmayı gerektirir.
Her sabah o yataktan kalkarken içindeki devasa boşluğu, mutsuzluğunu, yaşadığın sıkıntıları ve yorgunluğunu kimseye hissettirmemek için zaten her gün en büyük yalanı söylüyorsun: “İyiyim.” Çevremdekiler de her gün yalan söyleyerek günü kurtarıyor. “Kızım hasta”, “Cenazemiz var”, “Midemi bozdum”… Bunlar, toplumun ve iş hayatının kabul ettiği, sistemin çarklarının dönmesine izin veren “meşru” yalanlar. Ben ise içimden gelen o saf, insani gerçeği, “uykum var, sadece buradan gitmek istiyorum” veya “bugün çalışacak gücüm yok” cümlesini kurduğumda aforoz ediliyorum. Neden? Çünkü kurumsal yapılar ve toplumsal beklentiler, insanın bir makine olmadığını, canının sıkılabileceğini veya nedensizce tükenebileceğini kabul etmek istemiyor. Onlara trajik bir bahane verirsen sana acıyarak istediklerini veriyorlar. Onlara dürüst ve çıplak bir insani durum sunarsan, seni sorumsuzlukla ve tembellikle suçluyorlar.

Sonuç

Bu tabloda dürüstlük, bir erdem olmaktan çıkıp bir tür kendi kendini baltalamaya dönüşüyor. Eğer karşımdaki yapı, gerçeği taşıyabilecek veya anlayabilecek bir olgunlukta değilse; kurduğum dürüst cümleler sadece bana karşı bir silaha dönüşüyorsa, o yapıya karşı dürüst olmak bir erdem değildir. Benim inandığım erdem, başkasına zarar vermemek ve kendi içimde ne yaşadığımın farkında olmaktır. Dürüstlük ve erdem aynı şey değildir. Dürüstlük eylemin kendisidir, erdem ise o eylemin arkasındaki niyettir. Sistemin ikiyüzlü kuralları içinde ezilmemek, zaten zor zar ayakta tuttuğum zihnimi korumak için günün birinde nefes almak adına o “meşru” yalanlardan birini söylemem gerekiyorsa, bunu yaparım. Çünkü asıl çürümüşlük, dürüstlüğü cezalandırıp yalanı ödüllendiren bu düzendedir. Böyle bir düzende erdem, bu çarka yem olmamak için kendi aklını, ruhunu ve sınırlarını koruyabilmektir. Hayatımı dürüstlük üzerine kurmak, herkese her an her doğruyu söylemek demek değildir; doğruları hak edenlere saklamak demektir.

Güç Asimetrisi ve Ahlaki Yükümlülüğün Çöküşü

Kurumsal bir yapı, sizden gerçeği duymak istemeyip, kendi absürt prosedürlerine uygun trajik bir yalan (örneğin “Cenazem var”) talep ettiğinde, aslında elinde baltayla kapınıza gelen o adamdan yapısal olarak çok da farklı davranmaz. Sizi işsizlikle, dışlanmakla veya mimlenmekle tehdit eder. İradenizin gasp edildiği, dürüstlüğün bir intihara dönüştürüldüğü bir düzlemde, karşı taraf gerçeği talep etme hakkını ahlaken kaybeder. Bu noktada söylenen yalan, ahlaki bir sapma değil; asimetrik bir güce karşı kullanılan bir araçtır.
91500444a5db87cc082b7b8149d2df7b

Pragmatizm

Fransız düşünür Michel Foucault, iktidar ve söylem ilişkisini incelerken, kurumların (hastane, hapishane, okul, fabrika) kendi “doğruluk rejimleri” olduğunu söyler. Kurum, gerçeği değil; kendi kurguladığı dile itaat edilmesini ister. “Midem bozuldu” dediğinizde kurumun istediği “şifreyi” girmiş olursunuz. Kurum sizin midenizle ilgilenmez, sadece sistemin çarkında mazeret hanesine yazılacak uygun formatta bir veriye ihtiyaç duyar. Bunu fark ettiğinizde, o yalanı söylerken ahlaki bir çöküş yaşamazsınız. Çünkü ortada bir insan ilişkisi değil, bir insan-makine ilişkisi vardır. Pragmatik oynama tam olarak budur: Sistemi kendi ürettiği absürt kurallarla hacklemek. Makinenin istediği bozuk parayı atıp, kendi zihinsel alanınageri dönmek.

Varoluşçuluk (Mauvaise Foi)

Ancak işin en tehlikeli kısmı, yani o ince çizginin aşıldığı yer burasıdır. Jean-Paul Sartre, Mauvaise Foi (Kötü İnanç / Kendini Kandırma) kavramından bahseder. Bireyin kendi özgürlüğünden kaçmak için kendine yalan söylemesi durumudur. Eğer sisteme karşı söylediğiniz bu mazeret yalanını (“Kızım hasta”) zamanla içselleştirir, bunu aklınızda meşrulaştırmak için büyük ahlaki kılıflar uydurur ve “Ben aslında içsel huzurumu koruyan erdemli bir bireyim, bu yüzden onlara yalan söylüyorum” demeye başlarsanız, tuzağa düşmüşsünüzdür. Söylenen yalanı bir “erdem” seviyesine yükseltmek, zihnin kendini kandırmasıdır. Taktiksel bir yalan, sadece taktiksel bir yalandır. Yüce bir eylem değildir.